LIMAN PAŞA'NIN SÜS BALIKLARI "GOLD FISHES OF LIMAN VON SANDERS PASHA)

Discussions on the final era of the Ottoman Empire, from the Young Turk Revolution of 1908 until the Treaty of Lausanne in 1923.
Tosun Saral
Member
Posts: 4076
Joined: 02 Nov 2005 19:32
Location: Ankara/Turkey

LIMAN PAŞA'NIN SÜS BALIKLARI "GOLD FISHES OF LIMAN VON SANDERS PASHA)

Post by Tosun Saral » 22 Nov 2018 10:48

TYo our members who are turkish and who speak turkish:
My recent article "Gold Fishes of Liman von Sanders Pasha" published on Magazine Nr 148, 2018 of Association of War Veterans of Turkey
It isin Turkish.
Hazırlayan: İsmail Tosun Saral
Muharip Gaziler Sayı 148, 2018 s. 8 "LIMAN von SANDERS PAŞA’NIN SÜS BALIKLARI"

Prusya Süvari Generali Osmanlı Türk Ordusu Müşiri olan Otto Viktor Karl Liman von Sanders Paşa (Stolp, 17 Şubat 1855 - Münih, 22 Ağustos 1929) 30 Haziran 1913 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Alman Askerî Misyon Başkanlığı görevine atandı ve Balkan Harbinde çok kötü bir yenilgi ile çıkan Türk Ordusunun ıslah çalışmalarına başladı. Birinci Kanal Seferi’nin de uğranılan başarısızlığımızı fırsat sayan İtilaf devletleri Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak düşüncesiyle Çanakkale Boğazını büyük zırhlı savaş gemileri ile geçmeyi denediler. Ancak, 18 Mart 1915 günü feci bir yenilgiye uğradılar. İtilaf Devletleri bu sefer karaya asker çıkarıp İstanbul üzerine yürümeyi planladılar ve Mısır’da büyük bir askeri güç topladılar. Bu durum karşısında Osmanlı Devleti de Çanakkale Boğazı ve çevresini savunmak üzere bir ordu teşkil etti. 5’nci Ordu adı verilen bu orduya ise komutan olarak Liman von Sander Paşa atandı. Bu görevi nedeniyle Osmanlı Ordusu'nda Müşir rütbesine terfi ettirildi.
Çanakkale Kara Muharebelerinin bütün devrelerinde Almanya ile daha doğrusu müttefiklerimizle, karadan ve denizden irtibat olmadığı için, memleket dışından cephane ithali ve ikmali mümkün değildi. Ordumuz elinde mevcut stoklarla idare etmek zorunda idi. Bu da bilhassa topça atışlarının pek çok kısıtlanmasını icap ettiriyordu. Durum gerçekten çok zordu. Gerçekten de Türk Askeri Çanakkale’yi düşmana karşı “Çelik gibi iman dolu göğüsleri” (mit blosser Brust) “çıplak elleriyle” (mit bloßen Händen) savundular. Yoğun düşman ateşi altında tevekkülle ölümü beklediler.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin müttefiklerinden olan Avusturya Macaristan Ordusu topçu bataryaları Çanakkale ve Filistin Cephelerinde savaşın akıbetini etkilemiştir. 1915 yılı Ekim ayından itibaren Türkiye’ye gelmeye başlayan topçu bataryalarının katılımıyla gücü artmaya başlayan Osmanlı Türk Ordusu, etkili top atışlarıyla İngiliz ve Anzac kuvvetlerini yıldırmıştır.
Avusturyalı savaş muhabiri Georg Bittner, bu topçuların faaliyetlerini izlemiş ve İngilizlerin bölgeden çekilişi başta olmak üzere siperlere dair gözlemleriyle, kimi Türk subay ve erlere dair kişisel hikayeleri 31.12.1915-28.1.1916 tarihleri arasında Neues Wiener Journal isimli gazetede neşretmiştir.
Aşağıda sunduğum yazısında von Sanders Paşa’yı ziyaretini anlatmaktadır:
“Anakaradan Gelibolu yarımadasına giden dar giriş, piyade ve topçu mevzileriyle kapatılmış. Zaten İngilizler buralara kadar gelemediler. Trenle Marmara denizi kıyısındaki yarımadaya kadar geldim. Sonra yolculuğum öteye doğru karayolunda devam etti. Bu kıyı boyunca karaya vuran köpüklü dalgalar gibi uygarlıklar geldi geçti. Ve Avrupalı gözler için gerçek dışı ve gizemli görünen bir ışık oyunuymuş gibi akşam olmaya başladı. Gökyüzü mor ve turuncu renklere büründü. Bu renkler arasında ilginç giyimli insanlardan oluşan silüetler ile bir deve kervanının sessizce uzaklaştığı görülüyordu. Sonra ay ve akşam yıldızı ortaya çıktı. Otomobilimiz yarımada boyunca bazı yıkılmış kasabalardan geçti. İngilizler, Saros Körfezi'ndeki savaş gemileriyle, bu asla ulaşamayacakları bu kasabaları vurmuşlardı. Ay ışınğında evleri harabeler olarak görülen Gelibolu'da, Müşir Liman v. Sanders’in karargahını sorduk. Bize bir yer adı verdiler ve müşirin evinin bir vadide bir yerlerde olduğunu söylediler. Gelibolu kasabasında sadece birkaç şişe maden suyu bulabildik. 160 kilometrelik yolu akşama kadar bir an önce kat edebilmek için bütün gün yemedik, içmedik. Kısa bir süre sonra bir Türk neferi müşirin karargahına giden yolu tarif etti. Oraya vardığımızda çorak tepelik arazi ortasında geniş bir alandan ve ağaç dalları altına gizlenmiş otomobillerle birkaç binek atından başka bir şey göremedik. Alanın her tarafında, dik olarak düşen yamaçlar, kenarlarında seyrek ağaçlar vardı. Ancak, bu ağaçlar karargahın İngiliz uçakları tarafından görülmemesi için, araziye inanılmaz derecede zekice uyarlanmış ve yeterli idi. Yukarıda ki açıklıkta, bir Alman sahra inzibatı nöbet tutuyor ve ağaçlar arasından gitmek yerine arabasını geniş alandan geçirmek isteyen her arabacıya bağırıyordu. Çünkü insan ve araba kalabalığı nedeniyle yerlerinin düşman tarafından saptanması istenmiyordu. Türk nöbetçilerini geçtikten sonra biraz daha tırmandık. Karanlık nedeniyle bir şey seçilemiyordu. Sonra subay mahfeline girdik. Mahfelde bir çok uzun boylu sıska subay görüntüleri gözümüze çarptı. Başlarında kahverengi Astragan kalpaklar veya Türk usulü kalabaklar vardı. Hepsi Almandı. Gerçek Türk subaylarının kaldığı mahfel ileride alanın karşısında başka bir iki tepe arasındaydı. Ama bu Alman subaylarının askeri usul ve prensiplere bağlılıkları o kadar harika ki Kayserleri Türk hizmetine gireceksiniz diye emretti ise uyarlar ve kalpaklarını kendi aralarında oldukları zaman bile ne pahasına olursa olsun asla çıkarmazlar. Türk üniforma yönetmelikleri Kur’an'ın emirlerine uygun olarak hazırlanmıştır. Buna göre baş asla açık olmaz. Kim Türk Ordusunda görev yapıyorsa buna uyar. Hatta Doğu Prusyalı olsa bile. Alman subaylar her sabah “Kreuzzeitung” okuyan tipik Prusyalı “Junker” tipi kişileri temsil ediyorlar.
Biz Avusturyalılar çoşku dolu bir şekilde karşılandık. Bir Bavyeralı askeri hekim zither’i (kanuna benzer bir çalgı) ile ekseriya Viyana melodileri çaldı. Böylelikle Çanakkale cephesinde de, Viyana’dakilere benzer saygın bir şarap veya bira mahzeni oluşturulabileceği ortaya çıktı. Büyük Savaşın başlangıcından bu yana pek çok subay mahfelinde misafir olduğumdan, masadaki sohbet konuşmalarının hiç bir şekilde askeri konularla ilgili olmadığını memnuniyetle ifade etmek isterim. Masada yaşamın her alanıyla ilgili sorular yanıtlandı, en azından sanatsal ve bilimsel doğa ciddiyetle tartışıldı.
Oldukça konforlu bir şekilde döşenmiş toprak zeminli ahşap bir kulübe olan mahfelden Almanlar ayrıldıklarında vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Biz misafirler bu mahfelde hazırlanan portatif sahra karyolalarında uyuyacaktık. Gece, çekiç darbeleri beni rahatsız etti. Sabah kalktığımda penceremin önünde yeni yapılmış ve üstüne haç işlenmiş bir tabut gördüm. İngilizler önceki gün bir hastaneyi donanma ateşi ile vurmuşlar ve orada çalışan bir gönüllü hemşireyi şehid etmişler. Penceremin önünde gördüğüm tabut onun tabutu idi. Daha sonra bu konuda ayrıntılı yazı yazacağım.
Mareşalın karargahı bir takım iyi döşenmiş odaları olan büyük ve küçük kulübelerden oluşuyordu. Bütün muharebe meydanlarında karargahlar özenle seçilir. Ancak, sadece buradaki karargaha titizlikle özen gösterildi. Her taş ve her kalas tavandan tabana kadar toprak ve arazinin bitki örtüsüne uyumlu olarak yerleştirildi. Çünkü İngiliz uçakları tüm yarımada üstünde sanki yaz günü tere yağlı ekmek üstüne üşüşen sinekler gibi dört dönüyorlardı. Subay mahfeli yakınında Almanya’dan gelen veya gönderilen mektuplar için bir sahra posta kulübesi bulunmaktadır. Yaverlerin çalışma makamının karşısında ve birazcık yana doğru ileride, bir çardak altına gizlenmiş, mareşalin küçük oturma ve çalışma odaları var. Liman v. Sanders öğleden önce bizi görmeye geldi.
Liman Paşa, ilk göründüğü anda muhatabı üzerinde birbirinden tamamen farklı iki ayrı intiba bırakan insanlardan biridir. Vücut yapısı ve kafa şekli itibariyle tam bir yüksek Prusya subayı tipidir. Ağzı kısa kesilmiş, iyice grileşmiş bir bıyıkla gölgelenmiş, yüzünden ise duyguları anlaşılmıyor.
Bu adam bir insan olarak dosdoğru bir adam. Tarihsel resimlerde ve dinsel kutlamalarda çok güzel görüldüğü gibi tam bir doğrulukla dolu. Doğruluğu karşısında insan donup kalıyor. Bundan başka bir de, müşirin başında Türk tipi kalabak var. Başındaki Türk kalabak ve müşirin Prusya subayı duruşu bir birine tam bir tezat oluşturuyordu. Bütün bunlar askeri itaatin emri gibi görünüyor:” Kayser benim Türk olmamı istedi ve ben de Türk oldum. Ancak, geçicidir. Bir süre sonra sona erer.” Mareşal konuşmaya başladığında, yüzünde şahsına mahsus sevecen, hatır bilen bir gülümseme ve kalplerimizi hemen kazanacak bir rahatlık yoktu. Bizde de bu özellik, bazı yüksek aristoratlarda da vardır. Fakat Liman von Sanders sesinde başkalarını nasıl sevindirebilirim ve nasıl yararlı olabilirim diye düşünen ve herkes için bir söz bulabilen, alışagelmişin dışında ve böylece daha çok sevindiren iyi bir insanın ses tonu var.
Avusturya Macaristan Topçu subayları ile görüştü. Birkaç haftadan beri ordusunda çarpışan Avusturya havanlarının (Mörser) subay ve mürettebatını o kadar candan övdü ki onun birkaç sözü çok şey ifade etti. Avusturyalıların bu havanları iyi kullandığını ve onlar hakkında düşündüğü umutları tam olarak yerine getirdiklerini söyledi. Ayrıca yeni obüslerimizin (Haubitzen) gelmekte olduğunu duymaktan da memnun oldu.
Birkaç gün sonra, gönüllü bir erkek hastabakıcı bana Liman Paşa hakkında düşündüklerimi doğrulayan tarzda onun karakterinin bir özelliğini anlattı. “Karargahının yakınında küçük bir havuz kazdırdı. Bu havuz içinde ona mutluluk veren bazı kırmızı süs balıkları (Golfish) yetiştirdi. Sonra çok zorlu günler geldi. İngilizler batı cephesinden çekilmişlerdi. Nereye gittikleri belli değildi. Güney cephesinde taarruzlarını yoğunlaştırmışlardı. Bu nedenle batıdaki bütün kullanılabilir birlikleri mümkün olduğu kadar çabuk güneye kaydırmak gerekiyordu. Müşir Paşa devamlı at veya otomobil üzerindeydi. Cephe boyunca bütün zorluklara ek olarak bir de başlayan sağanak yağmurlar yolları çamur deryasına dönüştürmüştü. Mereşalın akvaryum balığı havuzuna yağmur suyu bir sel gibi aktı.”
Alman Rayhında önemli bir devlet adamının kardeşi olan erkek hastabakıcı o zorlu afet gününün sonunda Müşirin “ işin kötü tarafı benim zavallı balıklarım gitti” dediğini anlattı.” “Das allerschlimmste ist aber doch, daß meine armen Goldfische weg sind."

source: Neues Wiener Journal, 13.01.1916, s.6, Bei Marschall Liman von Sanders.

stevebecker
Member
Posts: 1464
Joined: 01 Jul 2006 03:04
Location: Australia

Re: LIMAN PAŞA'NIN SÜS BALIKLARI "GOLD FISHES OF LIMAN VON SANDERS PASHA)

Post by stevebecker » 22 Nov 2018 23:15

Mates,

Thank you google

Otto Viktor Karl Liman von Sanders Pasha (Stolp, 17 February 1855 - Munich, 22 August 1929) was appointed as the head of the German military mission in the Ottoman Empire on June 30, 1913, with a very bad defeat in the Balkan War. the Turkish Army started the breeding work. The Entente States, which counted the opportunity of the First Channel Expedition as an opportunity, tried to cross the Dardanelles with large armored battleships in order to leave the Ottoman Empire out of the war. However, on March 18, 1915, they suffered a terrible defeat. The Entente States this time planned to take off troops and march on Istanbul and gathered a large military force in Egypt. In the face of this situation, the Ottoman Empire was an army to defend the Dardanelles and its surroundings. Liman von Sander Pasha was appointed as the Commander of the 5th Army. Because of this task, he was promoted to the rank of muğir in the Ottoman Army.
It was not possible to import and supply ammunition from outside the country, as there was no contact between Germany and, more accurately, our allies, land and sea in all circuits of the Çanakkale Land Combat. Our army had to manage with existing stocks. This in particular required many restrictions on the ball throws. The situation was really hard. Indeed, the Turkish soldier defended Çanakkale against the enemy with his göğüs bare hands ust (mit blosser Brust) göğüs bare hands “(mit bloßen Händen) against the enemy. Under heavy enemy fire, they waited death with resignation.

In the First World War, the armies of the Austrian Hungarian Army, an ally of the Ottoman Empire, influenced the fate of the war in Çanakkale and the Palestinian Fronts. From October 1915 with the participation of forces began artillery batteries began to come to Turkey to increase Ottoman Turkish army, has years of British and Anzac forces with effective artillery.
The Austrian war correspondent, Georg Bittner, followed the activities of these artillery and released the personal stories of some Turkish officers and soldiers with the observations on the trenches, in particular the withdrawal of the British from the region, in the Neues Wiener Journal between 31.12.1915-28.1.1916.
In his article below, he describes von Sanders Pasha's visit:

The narrow entrance from the mainland to the Gallipoli peninsula was closed with infantry and artillery positions. Already the British did not come to this place. I arrived by train to the peninsula on the shores of the Marmara Sea. Then my journey continued beyond the highway. This came along as civilizations like foamy waves landed along the coast. And for the European eyes, it became evening as if it were a game of light that seemed unreal and mysterious. The sky was purple and orange. Among these colors, silhouettes of interesting dressed people and a camel caravan were seen to walk away quietly. Then the moon and evening star appeared. Our car passed through some ruined towns along the peninsula. The British, with the warships in the Gulf of Saros, these towns never hit. In the moon rays, the houses are seen as ruins in Gelibolu, Müşir Liman v. We asked about Sanders' headquarters. They gave us a place and told me that the house of a man was somewhere in a valley. We could only find a few bottles of mineral water in the town of Gallipoli. We didn't eat the 160-kilometer road all day long until the evening. Shortly thereafter, a Turkish soldier described the route to his headquarters. When we arrived there we could see nothing more than a few horses with cars hidden in the middle of the barren hilly land and under the tree branches. On each side of the field, there were steep slopes falling down, sparse trees on the edges. However, these trees were incredibly cleverly adapted and adequate to the land so that the headquarters could not be seen by British aircraft. In the above-mentioned aspect, a German field retreat was keeping watch and shouting to every carman who wanted to drive his car across the wide area instead of going through the trees. Because it was not wanted to be identified by the enemy because of the crowds of people and cars. After passing Turkish guards, we climbed a little more. Because of the darkness, nothing could be chosen. Then we entered the officer's court. Images of a very tall skinny officer in Mahfelde were caught in our eyes. There were brown Astragan ghouls or Turkish style heads. They were all German.

The real Turkish officers were in the midst of a field between the two peaks. But these German officers' adherence to military procedures and principles is so great that if you ordered the Turks to enter the Turkish service, they will never remove the adaptations and algebras at all costs even when they are among themselves. Turkish uniform regulations are prepared in accordance with the orders of Qur'an. According to this, the head will never be open. Whoever works in the Turkish Army obeys this. Even if it's East Prussian. German officers represent typical Prussian it Junker “type people who read” Kreuzzeitung Alman every morning.
We were greeted in a way full of enthusiasm by the Austrians. A Bavarian soldier often played Vienna tunes with his zither (a similar instrument). Thus, on the front of the Dardanelles, a respectable wine or beer cellar can be created similar to those in Vienna. Since I was a guest of many officers since the beginning of the Great War, I would like to express my pleasure that the conversation talks at the table are not related to military matters in any way. At the table, questions about every aspect of life were answered, at least the artistic and scientific nature was seriously discussed.
When the mahfelden Germans, who were quite comfortably furnished, had a wooden shed with tiled floors, the time had passed by midnight. We were going to sleep in the portable cribs prepared by the guests. At night, hammer blows bothered me. When I woke up in the morning, I saw a new coffin with a cross made in front of my window. The British attacked a hospital with a navy fire the day before and killed a volunteer nurse working there. The coffin I saw in front of my window was his coffin. Then I will write a detailed article on this subject.

The headquarters of the Marshal consisted of large and small huts with a number of well-appointed rooms. All battlefield squares are carefully selected. However, only the attention was paid to the headquarters here. Each stone and each tile from the ceiling to the floor of the soil and land were placed in accordance with the vegetation. Because the British planes were turning all four on the peninsula as if they were flies on the day of sweaty greasy bread. There is a field mail post for letters sent from or sent from Germany near the officer's court. There are small living and study rooms in the marshal, hidden beneath a gazebo, opposite the working office of the pupils and slightly laterally to the side. Port v. Sanders came to see us before noon.
Liman Pasha was one of the people who left two completely different impressions on the subject. It is a complete high Prussian officer type in body structure and head shape. Her mouth was short-cut, glistened with a thoroughly grayened mustache, and her feelings were not understood.
This man is a straight man as a man. It is full of accuracy as it is seen very well in historical paintings and religious celebrations. The person is frozen in the face of his righteousness. In addition, there is a Turkish type of crowbar at the beginning. The Turkish calabak and the priest, the Prussian officer, stood in complete contrast to each other. All this seems to be the order of military obedience: Türk Kayser wanted me to be Turkish and I became a Turk. However, it is temporary. After a while, it ends. Ler When the Marshal began to speak, there was a very caring, memorable smile on his face, and there was no comfort to win our hearts immediately. We also have some high aristors. But there is the voice of a good person who is out of the ordinary and thus more happy to think that I can rejoice in the voice of Liman von Sanders and find out how I can be useful and find a promise for everyone.
He met with Austrian Artillery officers. A few weeks later, the Austrian militants (Mörser), who had collided in his army for several weeks, praised him and his crew for so much that his few promises made much sense. He said that the Austrians use these mortars well and fulfill the hopes they think about them. He was also pleased to hear that our new Howitzers (Haubitzen) were coming.
A few days later, a volunteer male nurse told me about a character of his character in a way that confirms what I think about Liman Pasha. Yakınında A small pool near the headquarters excavated. He raised some red fish (Golfish) that gave him happiness inside the pool. Then came the tough days. The British were drawn from the western front. It wasn't clear where they were going. They intensified their attack on the southern front. Therefore, it was necessary to move all available troops in the west to the south as soon as possible. Müşir Pasha was on the horse or automobile. Along the façade, in addition to all the hardships, torrential rains transformed the roads into mud. Rainwater floated like a flood in the aquarium fish pool of Mashalka. Ere
At the end of that tough day of disaster at the end of that day of tough catastrophe, the brother-in-law who was the brother of a prominent statesman in the German Rayh told me z the bad side of my poor fish is gone, balık he said.

source: Neues Wiener Journal, 13.01.1916, p.6, Bei Marschall Liman von Sanders.

Return to “The end of the Ottoman Empire 1908-1923”